Bilmediğimiz İran ve Şia Gerçeği!

İran aleyhine bir şeyler yazınca bazı okurların “İslamcı” damarları ve “ümmetçi” tarafları kabarıyor; hemen İran müdafaasına girişiyorlar. Bu okurlarımızın İran’ı İslam paydası altında ele alarak bana tepki göstermelerini anlayışla karşılıyorum.

Ama problemler olaylara kategorik yaklaşarak çözülmüyor. Bazen, (bizim için çoğu zaman) senden gibi görünenle vuruyorlar seni. Sana senden rakipler çıkarıyor ve seni seninle vuruşturuyorlar. Sonra da kenardan seyredip kıs kıs gülüyorlar.
Kavganın bir yerinde sahaya inip hakemlik yapıyor; sana dayatmalarda bulunuyor, engeller, kurallar koyuyorlar. Bunun en son örneğini Irak-İran savaşında gördük. İslam birliği, bütünlüğü sadece iyi niyetle, hamasetle sağlanmıyor. Biraz da uyanık, basiretli olmak gerekiyor.
Bu gün 2 milyar nüfusa rağmen dünyada Müslümanların adı yok neden? Analitik, sorgulayıcı düşünmediğimizden. Olaylara kategorik yaklaştığımızdan, perde arkasını sorgulamadığımızdan, kurcalamadığımızdan. Düşmanımızı ve oyunlarını iyi tanıyamadığımızdan. Şu sıralar batılılar daha öce ısırıldığımız deliklerden bizi tekrar ısırmanın, bizi ortadan çatlatmanın, vuruşturmanın yollarını arıyorlar.
Batı, bizim her ayağa kalkmamızda, ilerleleyişe geçmemizde içimizden çatlaklar çıkarmış, hızımızı içeriden unsurları kullanarak, motor frenleriyle durdurmuştur.
Kendi tarihimizden örnekler verelim
Yıldırım yıldırım hızıyla balkanlarda, Avrupa’da ilerlerken, İstabul’un fethini hedeflemişken, Özbeklerin cihangir hükümdarı Timur da gözünü Çin’e dikmişti. Çin’e doğru, yani doğuya doğru yürüyecekti. Ama Vatikan’dan giden bir heyet Timur’u batıya yürümesi noktasında ikna etti. Osmanlı’nın kendisi için ciddi bir rakip olduğunu söyledi. Batıya, yani Osmanlı üzerine yürümesi durumunda sefer masraflarını karşılamayı taahhüt etti. İki hükümdarın arasını bozacak dedikodular üretti ve meseleyi gurur savaşı haline getirmeyi başardı.
Sonuç: Osmanlı devleti yenildi ve fetret dönemine girdi, iç karışıklıklar çıktı. Batıya doğru yürüyüş durdu. İstanbul’un fethi gecikti. Anadolu birliği yeniden bozuldu. Timur bir süre sonra Anadolu topraklarından çekildi, ama Çin seferi yapılamamış oldu. İki Müslüman Türk devleti birbiriyle vuruşarak enerjilerini tükettiler.
İstanbul’un fethinden sonra batıya doğru ilerlemenin yolları daha bir açıldı. Fatih Otranto’ya çıkartma yaptı, son çıktığı seferle İtalya, Vatikan üzerine yürümek istiyordu. Yahudi doktoru tarafından zehilerlenerek öldürüldü. Pabucun pahalı olduğunu gören batılılar bu defa, Safevileri, İran’ı Anadolu üzerine saldı. Safeviler 2. Bayazıt’ın yumuşak başlılığını da fırsat bilerek Anadolu’nun her tarafında cirit atmaya, Türkmen aşiretleri Şiilik hesabına devşirmeye başladılar.
Ayrıca Cem Sultan vakasıyla Vatikan Osman’lı devletini ipotek altına almış oldu. Yavuz gibi cihangir bir sultan batıya yürümesi gerekirken İran’ın Anadoluyu Şiileştirme politikasından dolayı Safeviler üzerine yürümek zorunda kaldı.
Sonuç: Anadolu Türklüğünde Alevi-Sünni diye günümüze kadar devam eden tarihi kırılma yaşandı. Gözünü batıya dikmiş, küffarla savaşı gaye edinmiş Osmanlı Şii yayılmacılığından dolayı başka bir Müslüman Türk devletiyle vuruşmak zorunda kaldı. Yine iki Türk İslam devletinin enerjisi birbiriyle tüketilmiş oldu. Anadoludaki Şii yayılması ve tehdidinden dolayı Osmanlı devleti en güçlü döneminde katliam ve kıyıma uğrayan Endülüs’e yardımcı olamadı. 750 yıllık İslam yurdu, medeniyet merkezi Endülüs düştü.
Eğer Yavuz doğuya değil batıya yönelmiş olsa idi, bu gün Avrupa Müslüman olurdu. Şah İsmail’in Anadolu’daki faaliyetlerinin arkasında da Vatikan vardır.
Batı’nın en iyi yaptığı şey Müslümanları birbiriyle vuruşturmaktır. İran’ın, Şia’nın tarihinde İslam ülkeleri dışında bir coğrafyaya akını, Müslümanlar dışında birileriyle mücadelesi olmamıştır. Şia’da bir fetih kültürü, gaza kültürü, ihtida çabası yoktur. İran ve Şia tarih boyunca İslam topluluklarından Şia’ya adam devşirmeye uğraşmıştır. Bu gün İran etkili ve güçlü bir devlettir. Büyüt petrol kaynaklarına ve gelirlerine sahiptir. Dünyanın pek çok yerine Şiayı yaymak için elemanlar gönderir, paralar harcar. Ama Şiayı yaymaya çalıştığı kesimler arasında ecnebiler, gayrı Müslimler yoktur. İran nerede Müslüman topluluklar varsa oradadır. Bütün çabası gayreti, zaten Müslüman olan toplumları, kişileri Şiiliğe devşirmek içindir. Bu gün bütün Arap ülkeleri ve Sünni dünya İran’dan fevkalade rahatsızdır; zira kendi ülkelerinde İran’ın çok ciddi bir Şiileştirme çalışması vardır. Orta Asyada ve Balkanlarda İran’ın yoğun Şiileştirme faaliyetleri vardır. Dünyanın heryerindeki Şiilere ulaşma ve onları organize etme gibi planları-çalışmaları vardır İran’ın. Dünyadaki bütün Şii din adamları (Türkiye’deki caferiler dahil) İran’da eğitim alır ve ülkelerinde İran’ın tabii elçisi, savunucusu olurlar.
İran-Şia hep Müslüman toplumlar içinde faaliyet gösterdiğinden, batıyla tarihinde hiç savaşmadığından, mücadele etmediğinden, İslam ordularının her batıya yürüyüşünde batı lehine fetih ordularına problemler çıkardığından, her zaman batının kullanımına açık olduğundan dolayı batıyla İran’ın-Şia’nın gerçekte pek derdi olmamıştır.
Peki batının dilinden düşürmediği bu İran tehdidi nedir? Neden İran’la yatıp kalkmaktadır batılılar?
Bence bu bir aldatmacadan, gözboyamadan ibarettir. Reklamın kötüsü olmaz kabilinden özellikle İslam dünyasına ve Müslümanlara İran’ın reklamını yapmaktırlar. İran’ı Müslümanlar arasında cilalamak, parlatmak, “mücahit”, “kahraman” konumuna sokmaktır amaç. Bu tür durumlarda söylemlere değil, eylemlere bakmak gerekir. “Bu kadar gürültü çıkaran, tehditler savuran batı İran’a, Şia’ya ne yapıyor?” ona bakmak gerekir.
Batı İran’a Şia’ya ne yapıyor?
Son yaşanan süreçte batı sürekli İran’a karşı gerilim politikları izlemiş “ha vurdum, ha vuruyorum” diye dünyanın dikkatini İran’a dikmiş; fakat aynen İran ihtilalinde var olan şüpheli haller gibi batının her hareketi İran’ı Şia’yı güçlendirmiştir. İslam dünyasında İran “batıya-ABD’ye kafa tutan”, “mücahit bir millet” haline getirilmiştir. Özellikle 2006 yılında Lübnan’da Hizbullah-İsrail mücadelesinde (güya) Hizbullah’ın İsrail’le mücadelesi medya tarafından (batı medyası ve bizdeki beyaz medya dahil) gayet sempatik şekilde servis edilmiştir. O hareketle İran’a ve Şiaya karşı Sünni dünyada ilgi ve sempati uyarılması hedeflenmiştir. Son gerilimlerde de İran’a herhangi bir şey yapılmayıp kahramanlaştırılmaktadır. Sıradan Müslümanlar bu karmaşık oyuna kanarak İrana-Şiaya ilgi duymaktadırlar.
Batı İran’ı güçlendiriyor, Şia’nın yayılmasına katkıda bulunuyor.
Bu günkü İran coğrafyası Selçukluların coğrafyasıydı, Sünni Türklerin hakimiyetindeydi. Osmanlı devletine karşı bir cephe açmak isteyen Safeviler Şiiliği seçerek, bizim de akrabalarımız olan, oğuz boyundan Türkmenleri, bu günkü Azerilerin dedelerini Şiileştirdiler. Farisiler İran fatihi Hz. Ömer düşmanlığından dolayı zaten siyaseten Şii idiler. Bu tarihten sonra İran Anadolu Türkleri ile Orta asya Türkleri arasına bir tampon olarak girdi ve Anadoluya Türkmen nüfus akını durdu. Yani Anadolu nüfus açısından beslenemez hale geldi. İran Orta Asya ile aramızda bariyer oldu. Orta asya Türklüğü ile Anadolu Türklüğünün siyasi, kültürel bağları koptu. Osmanlı, Rus ilerleyişi karşısında Asya Türklerinin yardımına bu bariyerden dolayı gidemedi.
Şimdi de İran etkisi artırılarak İslam dünyası içinde Hindistandan Mısıra kadar bir Şii hilali oluşturularak İslam dünyası ikiye bölünmek, islam dünyasının ortasında bir Şii tamponu sokulmak istenmektedir. Bu doğrultuda epeyce mesafe alınmıştır. Irak’a müdahale eden ABD ve müttefikleri Irak’daki dengeleri bozarak 2. bir Şii devlet ortaya çıkarmışlardır. Yine Afganistan’a müdahale eden batı orada %20’lerde olan Şii Hazaraları devletin kilidi konumuna getirmiştir. Pakistanda şiiler çok etkin ve baskın hale gelmişleridr. Yemende Şiiler tahrik edilmekte, dengeler bozulmaya çalışılmaktadır. Körfez ülkelerinde ve Suudi Arabistanda İran desteğiyle Şiiler hızla örgütlenmektedirler.
Batı bir yandan İran’a zemin hazırlayarak İslam dünyasının ortasında hızla bir Şii bir kordon oluştururken, diğer yandan her yerde Şii-Sünni çatışmasını, ayrışmasını körüklemektedir. Gerekli zemini oluşturbilirse bir süre sonra iki kesimi vuruşturarak gelecek vadeden İslamın önünü erkenden kesmeyi düşünecektir.
Ayrıca İslam dünyasının Şiileşmesi batı için tercih sebebidir. Bir gaza, fetih ve tebliğ külltürü olan, dünyaya İslamı yaymaya çalışan Sünni İslam’ın güçlenmesindense, Müslümanları hedef alan ve onları Şiileştirmeyi gaye edinen Şianın güçlenmesi batı için daha ehvendir.
İsrail’in güvenliği hikayesine gelince; Şii düşüncenin teorik ebeliğini yapan Yahudilerin Şia’nın yayılmasından ve güçlenmesinden rahatsız olacağını sanmam. Belki İran’ın nükleer silah edinmesi İsrail’in ve batının canını sıkabilir. Onu da sadece nükleer tesisleri vurarak hallederler. Ama hem İsrail hem de batı İslam dünyasının ortasında bir Şii tampon oluşmasından sadece memnun olurlar. İran’ın bölünmesi, parçalanmaya çalışılması meselesine gelince, ben batı için Türkiye’nin parçalanmasının daha önemli ve öncelikli olduğunu düşünüyorum. İranı ve Şiayı sürekli güçlendiren, bir Şii hilali oluşturan batının İran’ı böleceğini sanmıyorum.
Ambargo meselesi de hikayeden ibarettir. Daha önceki ambargodan en fazla yararlanan, ambargoyu delen batının bizzat kendisi idi. Dünyaya ambargo uyguladılar ancak kendileri İran piyasasında tekel haline geldiler. Bu gün İran’daki en büyük dış yatırım, yabancı sermaye batılılarındır. Batının İran’la münasebeti ve ticareti bizim İran’la olan münasebetlerimizden çok daha iyidir. Tercih durumunda batı İranı değil Türkiyeyi satar. Biz kraldan fazla kıralcılık yapıyoruz.
ABD, büyük güçler muhaliflerini, karşıtlarını da kendileri çıkarırlar ve onlar üzerinden kontrollü politikalar geliştirirler. Nitekim Türkiye’ye komünizmi getireceğinden kaygılandığımız silahlı aşırı sol gurupların bizzat ABD ve NATO tarafından silahlandırılıp yönlendirildiğini yakın zamanda öğrendik.
Batı iranın nükleer tesislerini, kendisine de tehdit olmasın diye vurabilir, ama Şiayı ve İslam dünyası üzerinde siyasi emelleri olan İran’ı asla vurmaz; bilakis her fırsatta güçlendirir, reklamını yapar

Diyanet İşleri Başkanlığı Ne Yapar?

İslam, müntesiplerinden öncelikle, Rabbani ölçülere tabi olmayan sosyal ve siyasal işleyişlere karşı çıkmayı ve onlardan ayrışmayı talep eder. İslam’a intisabın ilk adımı olan “Lâ ilahe”nin karşılığı budur.

İslami açıdan değerlendirildiğinde, yaşadığımız coğrafyada hâkim siyasal erk ve ona bağlı olarak sosyal ve siyasal işleyişin cahili bir nitelik taşıdığı açıktır. Âlemlerin Rabbi yüce Allah’ın ölçüleri bu coğrafyada hâkim değil mahkûm konumundadır. Yürürlükteki kanunlar, siyasal, sosyal ve ekonomik işleyiş topyekûn modern cahiliyenin ürünüdür.

Üstelik bu cahili işleyiş Allah’ın dinine cephe almakla ve onu hayat alanlarından uzaklaştırmak için kamusal (y)alanlar üretmekle kalmamakta, Allah’ın dinini vesayet altına almayı ve payandalaştırmayı da temel bir politika olarak benimsemiş bulunmaktadır.

Mevcut cahiliye rejimi İslami değerlere karşı kuruluşundan bu yana açık bir tutum içinde olmakla birlikte, yine kuruluşundan bu yana İslam’a etinden ve derisinden faydalanılacak bir koyun muamelesi yapmakta, din istismarını, kendi bekası için vazgeçilmez bir enstrüman olarak görmektedir.

İşte Diyanet İşleri Başkanlığı, cahiliye rejiminin bu amaçla oluşturduğu bir kurumdur. Rejimin İslam’ı vesayet altına alması için kurgulanmış ve bu amaçla donatılmış bir cahiliye kurumudur.

Kemalist bir akademisyen olan Prof. Dr. Bülent Tanör (1940-2002), Diyanet’in kuruluş amacını şöyle ifade etmişti:

“Diyanet İşleri Başkanlığı, teknik bir kamu hizmeti kuruluşu olarak çalışıyor, rejimin talepleri doğrultusunda dinin kişiselleşmesine katkıda bulunuyordu. Yetkileri sınırlıydı, ruhani bir otoritesi yoktu. İslami kurallar öneremez, teolojik araştırma yapamazdı, dinsel mülk sahibi değildi. Kısacası DİB, laikleştirme politikasına dinsel meşruluk kazandırma görevi yüklenmişti… Devlet, dinin siyasal ve toplumsal alana karışması olasılığına karşı DİB’i kullanmaktaydı.” (Bülent Tanör, Kuruluş Üzerine 10 Konferans, 1920 Sonları – 1996)

Diyanet, kuruluşundan bugüne kendisine yüklenen misyonu “hakkıyla” yerine getirmiş ve getirmeye devam etmektedir. Halkın gayret ve imkânlarıyla inşa edilen camileri resmî ideoloji adına vesayet altına alan Diyanet, camileri tam anlamıyla bir devlet dairesine dönüştürmekte, camilerde resmî ideolojinin sözcülüğünü yapmaktadır.

Camilerde İslam’dan, Allah’ın istediği kadar değil, cahiliye rejiminin izin verdiği kadar söz edilmekte, hutbe ve vaazlar, yer yer resmî ideolojinin propaganda aracı olarak işlev görmektedir. Camiler, Diyanet eliyle işlevsizleştirilmekte, hayatla ve İslami mücadeleyle bağları koparılıp “kıl beşini, yap işini” dindarlığının teşvikçisi ve yaşatıcısı haline getirilmektedirler.

Diyanet’in kuruluşunda güdülen gaye ile, Tevbe Sûresi’nin 107 ve 108. ayetlerinde konu edilen Mescid-i Dırar’ın inşa ediliş gayesi ne kadar da örtüşmektedir!

Son olarak İstanbul’un tarihî camilerine “İstanbul’un kurtuluşu” kutlamaları çerçevesinde “Ne mutlu Türk’üm diyene”, “Ordumuza şükran borçluyuz” gibi ırkçı ve militarist mahyalar asılması örneğinde Diyanet’in bu cahili misyonu bir kere daha son derece sırıtkan bir şekilde kendini göstermiştir.

Hatırlanacağı gibi Diyanet birkaç yıl önce sırf Emin Çölaşan istedi diye camileri ulusal sembolerle donatma işgüzarlığına imza atmıştı. Her ne kadar bu son mahya olayı Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün bir marifeti olarak kendini gösterse de, camilerin bu şekilde resmî sloganlarla (üstelik en uç sloganlarla) donatılacak devlet daireleri olarak görülmesi, Diyanet eliyle kurulan vesayetin sonucudur.

Cahiliye rejiminin kuruluşundan bu yana Diyanet eliyle din ve camiler üzerinde kurduğu vesayet, bu tür uygulamalarla gündeme gelse de, aslında yeni olan bir şey yoktur. Diyanet kendisine yüklenen misyonu yerine getiriyor ve getirmeye devam edecektir. Aksi zaten Diyanet’in lağvedilmesi demektir. Diyanet’e ayrılan devasa bütçe, Diyanet’in cahiliye rejimi adına üstlendiği misyonun büyüklüğünden başka neyle açıklanabilir?

Evet, mevcut cahiliye rejiminin belki de en önemli sacayağı Diyanet kurumudur. Diyanet’e verilen önem boşuna değildir. Diyanet cahili sistemin Allah’ın dini üzerinde kurmayı amaçladığı vesayetin kullanışlı bir aracıdır. Bu amaçla kurulmuştur ve bu çerçevede işlev görmektedir. Dolayısıyla bu coğrafyanın gerçekleri açısından şu hükmü rahatlıkla verebiliriz: İslam’ın ilk adımı olan cahiliyeden ayrışma, Diyanet’e “lâ” demekle başlar!

Şükrü Hüseyinoğlu

Camilerde Kamera Birileri Bizi Denetliyor

Camilerde “aşırı dinci” avı!

Bu haberi okuduğumda aklıma ilk bizim memleket geldi :)
- Hocam bu kameralar neden konuluyor?
- Cemaatin ayağını kaydırıyorlar efendim bunları önlemek için koydurduk. (“ayakkabısını çalıyorlar” bizim burada her gün binlerce çalınıyor çok büyük bir sektör oldu artık devletin buna bir demesi lazım millet ayakkabım çalınır diye camilere gitmiyor.)
- Efendiler camilerde ne dolaplar dönüyor bilir misiniz hırsızlık, dolandırıcılık  vb. o  yüzden kamera koyuyoruz Her şey sizlerin huzur içinde ibadet edesiniz diye.
- Hocam her yerde huzuru sağladınız da bir burası mı kaldı . 

Kazakistan’ın Almatı şehri Belediye Başkanı, ‘aşırı dincilik’ ve ‘terör’e karşı mücadele için tüm camilere kamera koyacaklarını söyledi.

Kazakistan’ın Almatı şehrinde camiler kamera ile gözetlenecek.
Almatı belediye Başkanı Ahmetcan Esimov, şehir halkı ile buluştuğu toplantıda yaptığı açıklamada ülkede ‘terörizm’ ve ‘aşırı dincilik’ konusunda camilerde propaganda yapıldığını iddia ederek bu konuda çeşitli önlemler aldıklarını söyledi.
Bu konuda ilk olarak camilere kamera konularak ibadet mekanlarının 24 saat gözetleneceğini, namazların, hutbelerin ve vaazların takip edileceğini belirten başkan Esimov, gerek Almatı’da gerekse ülke genelinde ‘aşırı dincilik’ ve ‘terörizm’e müsaade etmeyeceklerini söyledi.
Almatı’daki tüm camilere önümüzdeki bir hafta içerisinde 2 binden fazla kamera yerleştirilecek.

Dünya Bülteni

Etiketler:
Gençlere Örnek Gösterilen Bir SAPIK: Ali Şeriati !

Rasulullah Efendimizin İbn-i Mesud Hadisinde “iyi olan anne karnında iken iyi, kötü olan anne karnında iken kötüdür” şeklindeki hadisine karşı, Anne – Baba Biz Suçluyuz kitabında “O Peygamberin karınsal dünya görüşü” diyecek kadar sapıklaşan biridir dersek herhalde başdan kim olduğunu anlatmış oluruz.

Aslen şiî olup şiîlerin bile tasvip etmediği Ali Şeriatî diye biri var. Birileri, Peygamberimiz örnek olarak yetmezmiş gibi onu örnek bir şahsiyet gibi göstererek, müslüman gençlerin zihinlerini onun bozuk fikirleriyle doldurmak peşinde. Bu gayretkeşlerden biri de ŞİA Mustafa İslamoğlu

Allayıp pullayarak gençlere sundukları Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e bile hakaret eden bir zındık. Bu yazımızda, onu kendi sözleriyle daha yakından tanıtacağız. Tanınmalı ve hangi derekelerde olduğu bilinmeli ki, onu yüceltenler de tanınmış ve bilinmiş olsun.

Şeriatî’nin MUHAMMED KİMDİR isimli kitabına bakıyoruz. Görelim bakalım, Mustafa İslamoğlu’nun öve öve bitiremediği bu mahlûk, İslâm büyükleri hakkında neler yazmış. Başlıyoruz.

1- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkındaki iftiraları şöyle: “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

“Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor: “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.” “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”

Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş: “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.” Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor: “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları –ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor: “Ali’ye karşı beslenen kinler.”

4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e dil uzatmaya. Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş: “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.” Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor: “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

“…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322) Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın: Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur. (s: 323)

6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ediyor: “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323) Bu yalanı söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin. Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! 7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor: “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324) Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersidir. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.

8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor: “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329) Hâşâ, Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i başkalarına küfür eden biri olarak gösteriyor. 9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği iftirasını yapıyor: “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)

10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali şöyle anlatıyor: “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336) Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor. Değerli okuyucular! Ali Şeriatî’nin bir de Hac isimli kitabı var. Bir de ona göz atalım. Kitap, Ejder Okumuş tarafından tercüme edilmiş. Elimizdeki 2. baskı Şûrâ Yayınları’na ait. Nisan 2001…

4. sahifede “Yayıncının Notu” olarak şu cümleler göze çarpıyor: “Bu kitap, Şehid Ali Şeriatî’nin bizzat gözden geçirip ilâveler yaptığı ve “Öğretmen Şehid Dr. Ali Şeriatî’nin Eserlerini Derleme Bürosu”nun külliyat arasında yayımladığı Farsça son Hacc baskısının tam çevirisidir.”

Demek ki neymiş? Ali Şeriatî bu kitabı bizzat kendisi gözden geçirmiş. Aşağıda madde madde verilecek bilgileri lütfen bunu bilerek değerlendiriniz.

1- Daha başta zehirini kusuyor. Diyor ki: “Ve yine biz, aynı yöntemle, İslâm mezhepleri arasında bir mukayese yapsak, İslâm dâhilinde bulunan Şia’yı, dinler arasında İslâm’ı nasıl görüyorsak öyle görürüz.” (s:

2- Şeriatî’nin, Hac hakkındaki şu ifadesine bilhassa dikkat: “Ve Hacc: Müslümanlar arasında her yıl tekrar edilen en çirkin, en mantıksız eylem!” (s: 9) Bu söz üzerine biz de diyoruz ki, bu sözün sahibi en alçak en rezil insan…

3- Müslümanları şöyle suçluyor: “Kur’an’ı yok edememiş kapatmışlardır. “Kitab”ı “teberrük edici şey” haline getirmişlerdir.” (s:11) Açıkça, müslümanları Kur’an’ı yok etmek için uğraşmakla suçluyor. Teberrük/bereketlenmek kötü bir şeymiş gibi, Kur’an’ı teberrük edilen şey haline getirmekle suçluyor.

4- Bakın hacda tavaf eden Müslümanlara nasıl hakaret ediyor: “Yemenliler, saçları perişan ve pis, gözleri çökmüş, bellerine ip bağlamışlar, her biri mezardan çıkmış tıpkı bir hortlak gibi. Ve siyahlar; iri, uzun boylu ve kazık gibi, dudaklarını köpük bürümüş…” (s: 71) Bu sözler, bir Müslümanın din kardeşleri hakkında söyleyeceği sözler olamaz. Onların görüntüleri böyle olsa bile bu ifadeler kullanılamaz. Öbür taraftan hacda, kötülükler görülmez, gizlenir, iyilikler anlatılır.

5- İmanî bakımdan uygun olmayan öyle benzetmeleri var ki, aşağıda da göreceğiniz gibi, bu teşbihlerin her biri en hafifinden insanın imanını sarsar. Yazının fazla uzamaması için bunları kısa değerlendirmelerle verelim: a)- Hacer Vâlidemiz’den câriye diye bahsederek şöyle diyor: “Allah, Afrikalı siyah bir câriyenin evinde.” (s:49) Allah, -hâşâ- Hz. Hacer’in evindeymiş. b) “Allah, dünyanın kalbi, varlığın mihveridir.” (s:50) Allah –hâşâ- dünyanın kalbiymiş. c) “Allah ve insanlar/topluluk bir cihette, bir saftalar.” (s:50) Allah –hâşâ- insanlarla aynı saftaymış. d) “Allah’ın çevresinde tavaf yapıyorsun.” (s: 54) Kâbe’ye Allah diyor. Hâşâ! Tavaf Allah’ın çevresinde yapılıyormuş. e) “Vay be! Bu tevhid …seni Allah’la diz dize oturtuyor. …Allah’ın benzeri olarak görüyor. “ (s:56) Allah’la diz dize oturmak, Allah’ın benzeri olmak… Bu benzetmelerin insanı ne hale getireceği ehlince malum. f) “İlâhî özün, içinde, Allah’ın ruhu girdaptan doğup başını kaldırıyor. Nereden? Allah’ın elinin sağ elinin altından.” (s: 59) Altı çizili yerlere dikkat. g) “.. sa’y et. Fakat çember çizerek değil, çembersel çaba, değirmen eşeğinin sa’yi gibidir, kısır döngüdür, sonuçta başa dönersin. Böyle bir şey, “abes”, “anlamsız”, içi boş daire, içeriksiz, hedefsiz: Tıpkı sıfır gibi.” (s: 67) Sa’y ile tavafı karıştırıyor. Sa’y istense de zaten çembersel yapılamaz. Değirmen eşeğinin sa’yi gibi diye bir benzetme yapanın kendisi eşekten aşağı olmaz mı!

Kâbe’nin etrafında yapılan tavafı da sıfır olarak görüyor. h) “Ey insan! “Allah’ın ruhu”! (s:80) Burada insana, “Allah’ın ruhu!” diye hitap ediyor. i) “Ey hacı, yolun sonunda Allah seni beklemekte…” (s: 91) Bu söz de sâfî küfrî bir benzetme… j) Müzdelife’den Mina’ya hareket edecek hacıları, yıkılmaz bir duvara benzettikten sonra şöyle diyor: “Bu çelik duvarı dünyada yıkabilecek hiçbir güç yoktur. İbrahim ve Muhammed dahi yıkamaz.” (s: 106) Görüyor musunuz hâinliği!.. Böyle bir duvarı yıkmayı hedeflese hedeflese ancak kâfirler hedefler.

İbrahim (Aleyhisselâm) ile Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i bu çelik duvarı yıkmak istiyor gibi gösteriyor. Bu çelik duvarı yıkma cürmünü Hz. İbrahim’e ve Peygamberimiz’e yüklemek ise, olsa olsa imansızlık alâmetidir. k) “Ki sen, tek bir “varlık”sın: Kendi “mahiyet”ini kendin yaratmalısın.” (s: 112) Allah’a ait olan yaratmak kelimesini insana izafe ediyor. l) “Savaş İbrahim’in içinde, Allah’la İsmail arasında savaş.” (s: 119) Eh, bu artık sapıklığın dik âlâsıdır. m) “Hâtemül Enbiya dahi kendini korumasaydı sarsılabilir düşebilir, yaptıklarını heba edebilirdi. O bile şirkten masum değildir!” (s: 129) Değerli okuyucular. Peygamberler hakkında bu ifade kullanılamaz. Çünkü peygamberler Allah tarafından korunmakta olup şirke düşmek şöyle dursun sıradan günah işlemekten bile uzaktırlar. Böyle sözler, ancak imansız ağızlardan çıkar. 6- Ali Şeriatî’nin cahilliklerine gelince: a) Haccın başlangıcını zilhiccenin 9. günü olarak anlatıyor. (s: 79) Halbuki hac, Zilhiccenin 8. günü başlar. b) “Âdem doğduğu zaman” (s: 84) diyor Hazreti Âdem doğmamış, topraktan yaratılmıştır… c) “Hacta ilk hareket Arafat’tan başlar” (s: 86) diyor. Yanlıştır. Hac Mina’dan başlar. d) Şeytan taşlamak için toplanacak taşları şöyle tarif ediyor: “Cevizden daha küçük, fıstıktan daha büyük” (s: 101) Yanlıştır. Doğrusu şöyle: Nohuttan büyük, fındıktan küçük. Milyonlarca hacı cevizden küçük taşlar toplasa Mina’da taş dağı meydana gelir. f) “Demek Allah için insan kurban etmek yasak oluyordu. Oysa geçmişte bu, yaygın bir dinî gelenek ve ibadetti.” (s: 135) Dinî gelenek derken hak dini kastetmektedir. Oysa hak dinde insan kurban etmek gibi bir gelenek ve ibadet yoktur. g) “Şimdi her şey sona erdi. Nerede? Mina’da!” (s: 146) Yanlış. Hac Mina’da bitmez. Çünkü daha ziyaret tavafı yapılacaktır. h) “Bugün Zilhiccenin onu. Kurban Bayramı, Hacc sona erdi.” (s: 146) Yanlıştır. Taşlama devam etmektedir. i) “Bu üç günde (bayramın üç günü) Mina bölgesinden dışarı çıkmak yasak! Ka’be’yi tavaf için bile geceleyin dışarı çıkmaya hakkın yok.” (s: 147) Bu da ancak zır câhillerin düşeceği bir yanlış. Böyle bir yasak yok. 7- Şeriatî’nin Hac kitabında bazı mübârek isimler geçiyor. Meselâ: Harun kelimesi 1 defa, Peygamber kelimesi (Peygamberimiz kastedilerek) 3 defa, Musa kelimesi 4 defa, Ali kelimesi 5 defa, Hüseyin kelimesi 6, Hacer kelimesi 9 defa, Muhammed kelimesi 10 defa, Âdem kelimesi 21 defa, İsmail kelimesi 90 defa, İbrahim kelimesi 131 defa geçmektedir. Buna rağmen hiç birini “Hazret” kelimesiyle anmıyor. Hiç birinde “Hazret” kelimesi veya “Aleyhisselâm” da yok…

Ali Eren

En Üstte bahsettiğim Hadisin kaynağı ve aslı KADERLE MÜSLİM’İN AMEL BABINDA

ـ4835 ـ5ـ وعن عامر بْنِ واثلة قال: ]سَمِعْتُ عَبْدَاللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ يَقُولُ: الشَّقِىُّ في بَطْنِ أُمِّهِ، وَالسَّعِيدُ مَنْ وُعِظَ بِغَيْرِهِ. فَأتَى رَجًُ مِنْ أصْحَابِ النَّبِىِّ # يُقَالُ لَهُ حُذَيْفَةُ: فَحَدَّثَهُ بِقَوْلِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ. فقَالَ: كَيْفَ شَقِىَ رَجُلٌ بِغَيْرِ عَمَلٍ؟ قَالَ: أتَعْجَبُ مِنْ ذلِكَ؟ فإنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ # يَقُولُ: إذَا مَرَّ بِالنُّطْفَةِ ثِنْتَانِ وَأرْبَعُونَ لَيْلَةً بَعَثَ اللَّهُ إلَيْهَا مَلَكاً فَصَوَّرَهَا وَخَلَقَ سَمْعَهَا وَبَصَرَهَا وجِلْدَهَا وَلَحْمَهَا وَعِظَامَهَا. ثُمَّ قَالَ: يَا رَبِّ أذَكَرٌ أمْ أُنْثىَ؟ فَيَقْضِى رَبُّكَ مَا شَاءَ، وَيَكْتُبُ الْمَلَكُ. ثُمَّ يَقُولُ: يَا رَبِّ أجَلُهُ فَيَقْضِي رَبُّكَ مَا شَاءَ، وَيَكْتُبُ الْمَلَكُ ثُمَّ يَقُولُ: يَا رَبِّ رِزْقُهُ فَيَقْضِي رَبُّكَ مَا شاءَ، وَيَكْتُبُ الْمَلَكُ. ثُمَّ يَخْرُجُ الْمَلَكُ بِالصَّحِيفَةِ في يَدِهِ فََ يَزِيدُ عَلى ذلِكَ شَيْئاً وََ يَنْقُصُ[. أخرجه مسلم

.5. (4835)- Amr İbnu Vasıla anlatıyor: "Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'u dinledim. Demişti ki: "Şakî, annesinin karnında iken şakî olandır. Said de başkasından ibret alandır." (Bunu işittikten sonra) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabından Huzeyfe denen zata uğradı ve İbnu Mes'ud'un söylediğini anlattı ve sordu:

"Kişi amelsiz nasıl şakî olur?" Huzeyfe (radıyallahu anh):

"Buna hayret mi ediyorsun? Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim:

"Nutfenin (rahme düşmesinden sonra) kırk iki gece geçti mi, Allah ona bir melek gönderir (ve onun vasıtasıyla) nutfeyi şekillendirir; işitmesini, görmesini, derisini, etini, kemiğini yaratır. Sonra melek sorar:

"Ey Rabim! Bu erkek mi, dişi mi?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra sorar:

"Ey Rabbim! Eceli nedir?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Tekrar sorar:

"Ey Rabbim! Rızkı nedir?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra melek elinde sahife olduğu halde çıkar. Artık buna ne bir şey ilave eder ne de eksiltir." [Müslim, Kader 3, (2645).]

New York’ta Beş Minare ve Dinler Arası Diyalog

New yorkta beş minare filminin fragmanları veya görüntüleri sizleri kesinlikle aldatmasın.

Filmin atraksiyon sahnesi toplasanız 5 dakika sürmüyor. Birisi filmin başında öbürü ortalara doğru, oda sadece araba devrilme ve Namı değer Hacı ( Fethullah Gülen) kaçırma sahnesi.. Şimdi gelelim
filmin içine gizlenmiş olan sonlarına doğru açıkça kendini belli eden DİYALOG muhabbetlerine …

Dinler arası diyalog sürecinde nasıl bir din, nasıl bir aile, nasıl bir toplum, nasıl bir devlet meydana getirilmek istendiğini ortaya koyan “çok önemli bir Amerikan projesi” olarak hazırlanmış bir film. 11 Milyon Dolarlık kaynağı da hiç sormuyoruz !!!

Hacı ‘nın Amerikalı oluşu, Türkiye’ye dönme hasreti ve filmin aktörlerinin Hacı hakkındaki diyalogları HACI adlı karakterin FETHULLAH GÜLEN olduğunu ben burdayım gibi belli etmekte.

Bu “örnek hocaefendi” güya insanlığı İslama davet ediyor ama karısını Müslüman yapmak gibi bir derdi yok.  “Neden karın Hristiyan” diye soranlara “nasıl olsa hepimizin tanrısı aynı, ne fark eder ki” diye cevap veriyor.. Senaryo Dinlerarası diyalog hakmış gibi ustalıkla uygulanmış.  Filmin sonlarında Hacı’nın annesinin ” Olsun oda İnsan” gevurda olsa insan kabulumuz sözleri tam can   alıcı yerlerde söylenmiş.

Hacı efendinin mustakbel kızıda annesine tabi olan bir hristiyan olmakla birlikte,  Yine kendi dininden hristiyan biriyle evlilik dışı ilişki yaşamakta.  Filmde Hacı ( kızın babası) buna müsade etmiş.  Dinlerarası diyalog yapacağız diye  Müslüman Hacının kendi dininde haram olan şeyler açıkca önemsiz birşeymiş gibi gösterilmekte..  (Yeterki diyalog olsun!!!)

İslamda Müslüman bir kızın Hristiyan erkekle evlenmesi yasak. (Bakara 221) Bu yasak da  hocaefendinin umurunda değil.

Hocaefendi adeta “yeni bir din, yeni bir inanç ihdas ediyor.” Ama bunu yaparken öyle yedire yedire yapıyor ki, “öyle örnek bir Müslüman olarak yapıyor ki”  ruhunuz bile duymuyor.

Mustakbel damatlarının şu sözü çok manidar “ BABA BİZ ÖNCE KİLİSEDE EVLENECEĞİZ, SONRA İMAM NİKAHIMIZI KIYDIRACAĞIZ. “

Ayasofya sahnesi ise can alıcı nokta ! Hacı ( Fethullah Gülen) ellerini kaldırmış dua etmekte,  Hristiyan olan  karısı ise İstavroz çıkarmakta. Tam istedikleri  Nokta bu aslında..

Daha neler neler ..  Hacının çoğu  diyalogları hristiyan kardeşliği ve kötülük etmiyorum vari hareketleri …

İşin dahada garibi ne olsa dersiniz. !!!  Teröristlerin alayı  Sakallı, sarıklı ve şalvarlı. Bir tane bıyığı olan, sakalını kesmiş vatandaşı terörist olarak bulamazsınız !!! .  Bıyıklı sakalını kesmiş 1 terörist karakter niye oynatılmadı acaba. !!!

Mahsun Bey, Amerika’nın  Irak’ta öldürdüğü, ırzına geçtiği milyonlarca Müslümanın dramını anlatacak yüreğe sahip olmadığı için, tam da Amerika’nın istediği gibi “ortalık katil, kasap, cani  Müslümanlarla kaynıyor” mesajını verecek bir senaryoyu  eklemiş filmine.

Ve bu teröristlerin yuvaları  FİLMDE TÜRKİYE’DE !!! Amerikadaki sahnelerde 1 tane dahi  terörist karakter bulamazsınız. Ne  sakallı ne sakalsız.  Sanki 12 Eylül Türkiye’de olmuş gibi Tüm dehşet verici  sahneler memleketimizde işlenmiş. !!!

Bu teröristlere, bu diyalogcular tarafından PEYGAMBER EFENDİMİZİN ömrü boyunca çıkarmadığı SARIĞINI ve  kesmediği SAKALI niye giydirildi acaba ???

Aklınıza kimleri getirdi bu sakallı sarıklı ve sünnete tam ittiba etmiş cemaat ?   Diyalog meselelerine ayet ve Hadislerle karşı dimdik duran kimin cemaati acaba ? Birde terörist konumuna düşürülmek istenen bu cemaat  kimler olsa gerek ?  Tabiki kimin karalanmak istendiğini biz biliyoruz.

Valakin zaman bunlara göre diyalog zamanı RASULULLAH’A (s.a.v) ittiba değil. Efendimize hakaret eden, Haşa Allah’ın oğlu vardır diyen, Haşa ve kella Meryem validemiz Allah’ın c.c hanımıdır diyen Hristiyanlar sanki bizden daha doğru yolda olduğu bu şekilde anlatılamazdı . Diyalogcu Hainler bundan daha iyi savunulamazdı.

Bu ve Buna benzer  Sünnete ittiba etmiş ve Diyaloğu reddetmiş cemaatler bundan daha iyi karalanamazdı … Bir amerikalı bu filmi izlediğinde ne düşünür acaba  ? Tüm sarıklı sakallılar terörist, sakalsız bıyıklılar iyi adam…  Bu filmi  çevirerek  Fethullah Güleni iyi göstereceğiz diye Müslümanları bu kadar aşağlayamazlardı…

Mesajlar veriyor, dini bilgileri saptırıyor, saptırmadığını varsayarsak “en basit dini bilgilerde bile” büyük cehalet gösteriyor.

Ortaya “Newyork’ta beş minare çıkıyor.”

Bu minarenin tepesi boş!

Bizim dinin minaresi değil. Hemde Asla Değil !!! Bu Fethullah’ın kendine özgü dini olmuş

İmamı yok, müezzini yok, hocası bizden değil”

Beş minare değil, boş minare.

Endülüs,  işte tam da Mahsun Bey’in filmde vermeye çalıştığı misyona inanan Müslümanlar yüzünden battı gitti.

Şimdi bir Müslümanın çıkıp Endülüs filmini çekmesi gerekmez mi?

Bunların yapdığı bu alçaklığı Teraziler tartamaz …  Yazıklar olsun demekten,  Ehli Sünnet Müslümanlardan Dua etmeleri ve Ehli Sünnet oldukları için ise Mevlamıza Sabahlara kadar şükretmemizden başka elimizden bişey gelmez.

Ladin ABD’yi Afganistan tuzağına çekti

2 Mayıs 2011 tarihinde El Kaide lideri Usame Bin Laden bu dünyadan ahirete göçtü ve ikiyüzlü Amerikan politik eliti basit bir gerçekdışılıktan, etrafı arındırılmış bir vehime atladılar. Onlar Usame Bin Laden’in ölümü, Birleşik Devletler ve Batı tarafından kollanan
diktaların Müslüman dünyada yollarını açacağını sanıyor ve böylece bizim küçük Müslüman kardeşlerimizi de bize benzetecek yeni bir çağa getirmiş gibi davranıyorlar.

2001′den beri 10 bin Amerikan vatandaşı öldü, 30 binden fazlası yaralandı ya da sakatlandı. Birleşik Devletlerin iki ordusu kazanamadan savaşlardan çekiliyor ve tüm bu söylenenlerin dışında halkın cebinden 4 trilyon dolar kadar bir meblağ çıkıyor. Bütün bu enkazın bütün bileşenleri şu ya da bu şekilde Bin Laden’e atfedilebilir. Hiçbir kimse geçtiğimiz 50 yıllık süre zarfında Amerikalılara bu denli bir zarar verememişti. Birleşik Devletler vatandaşları “Bizi koruyabilir mi?”, göçmenler “Burada gerçekten neler dönüyor?” veya polis “Sivil haklarımız ne kadar güvende?” gibi soruları hükümetlerine karşı iç dünyalarında taşıyorlar. Günlük yaşantımız Bin Laden’in söylemleri ve eylemleri ile hiç olmadığı kadar kötü etkilendi. Bütün Amerikalılar 15 yıl boyunca şehirlerini, gemilerini ve büyükelçiliklerini bombalayan; asker evlatlarını öldüren; ekonomilerinin harabeye dönmesini sağlayan; kararlı bir şekilde Devlet başkanlarının ve generallerinin kıçlarını tekmeleyen birinin ölümünü memnuniyetle karşılayacaklardır. Fakat Bin Laden’i öldürmek, ordu ve CIA (ve de Amerikan halkı) için önemli bir gelişme olmasına rağmen aklı başında vatandaşlar bunun gerçekte ne demek olduğunu bileceklerdir.

Yedinci yüzyılın inançlı insanının ve yirmibirinci yüzyılın CEO’sunun yetenekli bir kombinasyonu olarak Bin Laden tam anlamıyla benzersiz bir Müslüman örgüt olan El Kaide’yi kurdu: Çok ırklı, çok dilli, örgütsel olarak ses getirebilen ve esnek, dini anlamda sabırlı ve askeri olarak da etkili bir örgüt. Önümüzdeki beş yıl içerisinde Bin Laden’in örgütü bir arada tutan olmazsa olmaz bir yapıştırıcı olup olmadığını veya liderlik becerisini ve yirmibeş yılda kurumsallaşmış ve kendi başına ayakta kalabilen bir örgüt oluşturmayı başarıp başaramadığını öğreneceğiz. Herkesin dilindeki soru şu: El Kaide’nin yeni lideri olan Eymen Ez Zevahiri bu işi başarabilecek mi?

Ben iddia ediyorum ki, 1994-96 yılları arasında Sudan’daki neredeyse bir yıkım olan ekonomik krizden; örgütün ABD–Pakistan koalisyonu tarafından hırpalanmasından (2001-02); Amerikan askeri kuvvetlerinin El-Kaidenin Irak lideri olan Ebu Musab El Zerkavi’yi öldürmesinden ve kim olduklarına bakmadan Müslümanları hedef almaları ile El- Kaide’yi yenilginin eşiğine getirmesinden sonra olduğu gibi El Kaide hayatta kalacaktır.

11 Eylül olaylarının öncesinde bile, Bin Laden söylediklerini ciddiye alanlara, (ki Amerika’nın son 3 hükümetinde böyle bir şey olmadı) Amerika’ya 1996 yılında ilan ettiği savaşın on yıllarca, belki de kuşaklar boyunca sürebileceğini ve böyle olduğu takdirde de bu mücadelenin sonunu doğal olarak göremeyeceğini çok açık bir şekilde ifade etmişti. Aslına bakarsanız o, Amerika’ya karşı savaşırken ölmek istediğini birçok kereler söylemişti; Amerikan Donanma Özel Kuvvetleri öbür dünyadan bir teşekkür mektubu alırlarsa hiç şaşırmasınlar. Uzun yıllar sürüncemede kalacak bir savaş ancak İslamcılara kazandıracak ve Amerika’ya kesin olarak kaybettirecekti. Bin Laden, NATO tarafından arkası kollanan bir süper güç olan ABD’ye karşı bir savaşta kendisinin rehin alınması ve öldürülmesi durumlarında ayakta durabilecek bir örgüt kurmayı kendisine gaye edinmişti. Bin Laden’in yokluğunda El Kaide’nin ayakta durup duramayacağı öylesine güçlü ve sıkça tekrarlanan bir mevzu ki Beyaz Sarayın 2 Mayıs’ta yayınladıkları dokümanları Bin Laden’inin kendisinin yokluğunda örgütün çökeceğini bildiği yönünde yorumlayan Birleşik Devletlerin askeri ve sivil uzmanlarının bir kez daha sınıfta kaldığının bir ispatıydı ki, bunlar düşmanlarının söylediklerini veya yazdıklarını hiç okumadıklarını ve düşünmediklerini ortaya koyuyordu.

Obama yönetiminin iddia ettiği tüm önermelerin aksine, Bin Laden’in hayatta kalmayı başarabilecek bir yapılanmaya gitmesi ve bunu oluşturması mutlak bir başarıdır. Örgütün çökertilmesini engelleyebilmek için Bin Laden 11 Eylül olaylarından hemen sonra örgütü dağıttı. İlk adım ABD ve NATO koalisyonu ile olan savaşın ilk bölümünde varlıklarına ihtiyacı olmayacağı üyeleri memleketlerine göndermekti; en son birkaç mücahit Afgan dağlarına veya Pakistan’a giderek saklanmak zorunda kaldı. ABD önderliğindeki 2003 Irak işgali ile aptal bir biçimde kolaylaştırılan ikinci adım; Bin Laden ve yardımcı komutanlarının Irak, Yemen, Pakistan, Somali, Doğu Akdeniz ülkeleri, Filistin ve Kuzey Afrika ülkelerinde örgütün şubelerinin kurularak güçlendirilmesiydi. Bin Laden aslında son nefesini verirken El Kaide’nin 2001′den bu yana dikey bir büyüme grafiği çizerek; planlama, eğitim faaliyetleri ve operasyonlar yapılması gereken -2001′den önce sadece bir yer var iken- ve son 10 yılda ABD ve Batı güçleri tarafından ciddi saldırı görmemiş 7 ülkeye ulaştığını biliyordu. O aynı zamanda örgütün uzun vadeli yatırımı olan, Nijerya’dan Yeni Delhi’ye oradan da Kuzey Kafkaslara kadar, dünyanın dört bir yanından gençleri teşvik etme stratejisinin ciddi bir başarı arz ettiğini de biliyordu. Daha somut örnek vermek gerekirse; El Kaide’nin yetenekli ABD vatandaşı olan gençleri silahaltına alması; mesela örgütün dijital ortamdaki dergisi olan INSPIRE’ın editörü olan Samir Khan, üst düzey yetkili ve medya danışmanı Azzam Al Amriki ve vaiz Enver El Evlaki. Bu kişiler örgüte verdikleri destek ile İngilizce konuşulan ülkelerin, özellikle ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya, Güney Afrika ve Hindistan’ın, sokaklarında da bir savaşın başlatılmasına ciddi anlamda katkı sağladılar.

Sonrasında Eymen Ez-Zevahiri kendisinin katıldığı 1998 yılındakinden daha büyük, daha genç, daha iyi eğitim almış, daha geniş bir coğrafyaya yayılmış ve daha fazla sempatizanı olan bir örgütü devraldı. Fakat kukla idareler gibi, o açık bir şekilde Bin Laden’in sahip olduğu uygun referanslardan yoksun. Zevahiri Afganlara Sovyet karşıtı cihadlarında bir doktor olarak destek vermiş ise de Bin Laden’e önem kazandıran ne askeri tecrübeye ne de savaş yaralarına sahip değil. Ne de Orta Doğulu yazar Bernard Lewis’in ve diğer bazılarının itiraf ettikleri şekli ile selefi olan Bin Laden’in kullandığı belagatlı, hatta şiirsel, Arapça diline hâkim değil. Dahası, Zevahiri itibar sahibi ve ileri gelen bir Mısır ailesinden geliyor olmasına rağmen, Bin Laden’in kendi akrabaları ve Körfez ülkelerindeki soylu olsun olmasın ileri gelenlerden hatırı sayılır miktarda topladığı fonların bir benzeri kadarını bir araya getirebilmekten çok uzak. Son olarak Zevahiri, Bin Laden’in Robin Hood benzeri hayat hikâyesi, belagatı, kendi sözleri ile nasları birleştirmedeki becerisi ile genç Müslüman erkeklerin nazarında kazanmış olduğu karizmaya sahip değil. Eğer Bin Laden cesur, hayalperest ve ilham verici olan büyük kardeş ise, Zevahiri daha makul, sistemli, ihtiyatlı bir amca gibidir.

Konu daha sonrasında liderliğe geliyor. Geveze takımı Zevahiri’nin çok yıpratıcı, çok otoriter, çok Mısır merkezli düşünen, çok ahlaksız ve kana susamış, Arap dünyasına çok fazla takılıp kalan ve Bin Laden’in yerini doldurmaktan çok uzak olduğu için bu konuda sınıfta kalacağını ve El Kaide’nin çöküşüne liderlik edeceğini savunuyorlar. Bu analizde birçok doğru şey var fakat bunları destekleyecek deliller onun 1998 yılında El Kaide’ye katılmasından önceye ait. Zevahirinin örgüte katılmasından sonra yaptığı açıklamaları inceleyen biri, Bin Laden’in onun üzerindeki etkisinin ne denli derin ve etkili olduğunu rahatlıkla görür. Mısır merkezli düşünen bir savaşçı olması onu ABD karşıtı daha atılgan biri yapar. Saplantı derecesinde gizli kapaklı işler yapan biri olması onu birinci sınıf bir medya manipülatörü ve propagandacı yapar. Soğukkanlı ve fark gözetmeyen katil olması onu çok daha dikkatli ve tedbirli olma konusunda, 2005 yılında ölen Ebu Musab Ez-Zerkavi’yi, kendisinin de El-Kaide’ye katılmadan önce olduğu gibi gözünü kan bürümüş ve Müslüman toplulukları hesaba katmayan biri olmakla suçlayacak kadar ileri götürür. Ve onun ihtiyatlı davranıyor oluşu da bir zaaftan ziyade çok uzun bir süre hayatta kalmasını sağlayacak bir meziyet haline gelebilmektedir.

Zevahiri’nin 1990′ların ortalarından bu yana çok az şey öğrendiğini ve hiçbir şeyi değiştirmediğini düşünmek tam bir aptallık olur. O, Bin Laden ile birlikte kişiliklerini zayıflatmaya yönelik ve liderlik konusunda örgütü karmaşaya sürükleyecek hileleri atlatmakta başarılı oldu. Fakat o bunu yaparken de yardımcılarının tecrübe ve öğütleri kadar örgütün üst düzey karar mekanizmasını oluşturan ŞURA MECLİSİ’nin rehberliğini de görmezden gelmek zorunda kalabilirdi. Bunu gerçekleştirdikten sonra ise kasıtlı olarak örgütün yıkılmasına neden olabilecek ve hayatını adadığı ve Bin Laden’in kendisine miras olarak bıraktığı umut vaat edici imkânların da altını kazacak olan, kendisinin olumsuz özellik ve fıtri vasıflarını yaya bilir ve sağlamlaştırabilirdi. Zevahiri hiçbir zaman Bin Laden olamayabilir; ancak onun kendisini ve örgütünü mahvedecek kadar pervasız ve aşırı derecede bencil olduğunu ispat edecek bir delilimiz yok. Zevahiri “Herhangi bir liderlik çekişmesi ümmet için çok kötü bir felaket olur.” demişti. Şimdi buna sebep olabilecek, hem örgütten doğmuş hem de cephe tecrübesi olan 3 yardımcısı var. Atiye Abdurrahman, Ebu Yahya El-Libi ve Ebu Basir Nasir El Vayhaşhi. Bu üçü onu dikkatli olmaya sevk edecektir. (Zevahiri’nin halefi bu üçünden biri, muhtemelen Bin Laden’in operasyon şefi olan Atiyetullah, olacak gibi görünüyor.)

Miras aldığı, ses getiren ve sürekli genişleyen örgüt ile Bin Laden’in medya yolu ile sempatizan kazanmak için kullanılabilecek hizmetleri, kahramanlıkları akıllıca kullanıldığında Zevahiri’nin örgütünü beceriksiz politikacıların zaten bir harabeye dönmüş olan Amerikan ekonomisini bu halde on yıllarca kalmasını sağlaması hatta daha da kötüleşmesini temin etmesi için çok da fazla çaba sarf etmesi gerekmiyor.

Zevahiri, Bin Laden’e Birleşik Devletlerin içinde kullanmak maksadı ile nükleer silah edinilmesi; Afgan Taliban’ına İslam Emirliği’ni tekrar kurmada destek olunması; Irak’taki El Kaide’nin Doğu Akdeniz ülkelerine savaşçı geçişini sağlanması amacıyla parasal olarak desteklenmesi ve kaçınılmaz olan Şii-Sünni çatışmasına hazırlıkta bulunulması; El Kaide ve diğer mücahit medya organlarının gelecek nesilin cihada teşvik edilmesi hususunda kullanılması için önerilerde bulunmuştu.

Neyse ki El Kaide, Bin Laden’siz, fakat bu durum uzun süre planlanmış stratejilerin olgunluğa ulaşmasının bir neticesi. Zevahiri liderliğindeki El Kaide döneminde saldırı tiplerinin çeşitliliği genişleyecektir. Bu, Batı’da daha az kayba sebep olan çok sayıda saldırının meydana gelebileceği bir programın yürütüleceği anlamına gelmekte. Gerçi Bin Laden uzun süre Birleşik Devletlerde büyük ölçekli saldırıları tercih etmişti ve 11 Eylül’ü takip eden saldırıların “Kutsal Salı” saldırılarından bile daha büyük olmaları gerektiğini düşünüyordu. (Zaten Abotabad’a öldürüldüğü evde ele geçirilendokümanların da büyük ölçekli saldırı hazırlıkları yapıldığını doğrular nitelikte), Zaten Bin Laden hakkında elde edilen bilgiler de onun altyapı sistemlerine, kara taşıtlarına ve önemli şahsiyetlere olan ilgisini gösteriyor. Irak bu planlardaki değişimin denendiği yerdir.

Mezopotamya sahnesinde El Kaide Zerkavi’nin vahşi ayrım gözetmeyen ve mezhep ayrımı temelli cinayet şölenlerinin yaralarını sarmaya çalışan yavaş fakat kararlı bir kampanya sürdürüyor. Zerkavi’nin Sünni Iraklılara karşı işlediği vahşetin olumsuz etkileri tabii ki de kendisinin katli sonrasında Amerika’nın geçici bir başarı elde etmesini sağladı: Zerkavi katliamı yok, araları açılan Sünniler yok, uyanışa yer yok..? (Afganistan’da ABD–BM güçlerinin yok etmeleri gereken bir figürün olmaması benzer bir gelişmeyi olanaksız kılmakta) Fakat El Kaide bu dalgalanma ile ortadan kalkmadı, yalnızca tekrar toparlanmak ve birleşmek için, Irak ve Doğu Akdeniz ülkelerine dağıldı.

……………………………..

Eymen El Zevahiri, El Kaidenin çalışmalarını Bin Laden’in son aylarında görmeye başlamış olabileceği bir ölçüde genişletme şansına sahip. Bir imkana sahip olmak ve onu sömürmek iki farklı şeydir. Zevahiri’nin kişiliği, eski eylemci namı, Bin Laden’in kararlı yanının olmayışı gibi bir çok küçük düşürücü şeyin varlığı onun Pentagonu yeniden inşaa edilmesini onaylamak yerine ilk uçakla bir dağa gitmesi (dağa çekilmesini) ihtimalini hala güçlü kılmaktadır?????. Fakat Zevahiri’nin 1998 yılındakinden başka biri olduğunu düşünmemeliyiz: mantıklı, ihtiyatlı, cesur, azimli ve medyadan anlayan bir lider.

Liderlik krizlerinin, değişen taktiklerin ve düzenlenen saldırıların ardında mutlak bir gerçek var: El Kaide’nin zorunlu, uzun vadeli ve tamamen dostu – Washington’un her şeye müdahale eden dış politikası- grubun gerçek ağırlık merkezi olmaya devam edecektir. Onun canlandırıcı, itici gücü olan bu halinin, Birleşik Devletlerin politikadaki liderleri, medyası, inanç dünyası (özellikle Envanjelik Protestanlar), askeriyesi ve akademik toplumu gerçekleri kabul etmeden, tahrip edilmesi şöyle dursun zarar verilmesi bile mümkün değildir. Bu gerçek şudur: Müslümanların çoğunun Birleşik Devletlerden nefret etmesinin sebebi, Amerikalıların evlerinde ne yaptıkları ve nasıl düşündükleri değil; Amerika’nın İslam dünyasına neler yaptığıdır. Böylesine güçlü ve cevap verilemeyen bir söyleme sahip düşman zapt edilemiyorsa oldukça heybetlidir.

Zevahiri’nin yönetime gelmesiyle ABD yönetimi Suudi polis devletini silahlandırmaya ve korumaya; petrole daha fazla para harcamaya ve borç krizinden çıkmak için Suud ailesinden ve diğer petrol zengini Körfez diktatörlerinden borç almaya; Arap yarımadasında, Irak’ta, Afganistan ve Pakistan’da askeri güç bulundurmaya, İsrail’i fonlamaya ve savunmaya; Libya’da NATO-ABD liderliğinde bir savaşı yönetmeye; Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliğinin petrol zengini Güney Sudan’ı ayırma ve oraya yeni bir Hristiyan devleti kurulması çabalarına destek vermeye devam edecektir. Bir diğer değişle, El Kaide ve diğer İslamcı grupların 1996′da Birleşik Devletler ve Batı’ya karşı açmış olduğu savaşın dürtüleri aynı o yıllarda olduğu gibi durmakta: İsrail, petrol, nüfuz kullanma, işgal ve despot yöneticilerin desteklenmesi.

Bir başka önemli şey daha aynı durmakta. Başkan Obama kendisinden önceki Bush ve Clinton gibi El Kaide, onun müttefikleri ve onlardan ilham alanların bize özgürlükten, bağımsızlıktan, demokrasiden, kadın erkek eşitliğinden, seçimlerden ve Amerikalıların gerçekten sevdikleri her şeyden nefret ettikleri için saldırdıkları yalanını çok kolay bir şekilde Birleşik Devletler halkına söylemeye devam ediyor.

Laden Bizi Tuzağa Çekti

Aslında iktidar, El Kaide ve mücahitlere hediye paketine sarılmış bir armağan vermeye devam ediyor: Amerika’nın yenilgisi kaçınılmazdır. Batı, Afgan savaşçıların 1989 yılında Sovyet ordusunu bozguna uğratmalarının, Usame Bin Laden’in kuşağını cihada katılma konusunda etkileyen en önemli faktör olduğunu unutmuşa benziyor. Kızıl ordunun savaşı kaybetmiş oluşu İslam dünyasında derin bir şekilde kökleşmiş olan mağlubiyet duygusunun yıkılmasına yetmedi, fakat kâfir güçlerinin Müslümanlar ile karşılaştıkları her defasında kazanacağına dair bir kaderlerinin olmadığı inancını yerleştirdiler. On yıldan fazla bir süre Bin Laden ve Zevahiri ümmetteki yenilgiye rıza gösterme alışkanlığını ortadan kaldırma girişimlerine liderlik ettiler. Onlar bu duyguyu İslam’ın devamının önündeki en büyük engel olarak gördüler. Aslında Bin Laden’in Birleşik Devletleri Afganistan’a çekmek için bu kadar çok gayret sarf etmesinin ve bunda da başarılı olmasının en büyük nedeni onların Ruslardan daha kolay yenilebileceğine olan inancıydı ve bu inancında kısmen de olsa haklıydı. Ve Batının mutlak süper gücünün yenilgisi ile Müslümanların yenilgiyi kabulleniş alışkanlıklarının dayanağı yıkılmış olacaktı. (Bunu da ileride göreceğiz)

Şimdi Obama Washington’da koyulan hiçbir hedefe ulaşılmadan, Bin Laden’in teorisi tarafından etrafı sarılmış bir şekilde teste tabi tutuluyor. Ve bugün, dahası Obama ile her iki partideki dostları ve NATO, Libya kuvvetlerine karşı verilen ve 4 aydan bu yana süregelip devam etmekte olan savaşı da kazanamamakta ki bu Libya ordusu Çad’ın güçlü birlikleri tarafından pataklanmıştı. Eğer Bin Laden, Kore Savaşı zamanından silahlarla donanmış aşırı sağcı Müslümanlarla Amerika’ya karşı kazandığı birçok zafer ile Müslümanların yenilgiyi kabullenme alışkanlıklarını kırabilmiş ise Zevahiri örgütünü iki yıl içerisinde, iddia edilen zaaflarının bile karışıklık çıkaramayacağı kadar, yüksek ve rahat bir konuma getirecektir.

Michael Scheuer – PressMedya

11 Eylül Gerçeği ABD’yi iflasa sürükledi

Usame Bin Laden’in öldürülmesi ulusal güvenlik harcamalarında bir kesintiyi değil de ulusal borçlanma tavanın yükseltilmesi olayını önümüze getirdi. Planlanan kesintiler her ne kadar küçük olsalar da, geçtiğimiz hafta Savunma bakanlığı sekreteri Leon Panetta harcamaların kısılması yönündeki planları kötüleyerek, bu yılın zaten oldukça kabarık olan bütçesinin çoktan aşıldığını açıkladı.

Bunlardan hiçbiri sizi şaşırtmasın. Tüm bağımlılıklarda olduğu gibi, bir kez devasa askeri harcamalara bağlanırsanız gerçekçi düşünmeniz ve gerekli soruları sormanız çok zor olur. Yıllardan beri askeri harcamaların kısılması ilk defa gündeme geldiği bu günlerde, 11 Eylül 2001′den beri bu ülkenin yapmış olduğu harcamalar ile ilgili bazı temel bilgileri vermeme ve bu harcamaların Amerikalılara neler sunduğuna dair birkaç soru sormama izin verin.

Benim bu konudaki katkılarımı 12 adımlık müstakbel ‘Ulusal Güvenlikte İtidal Programı’ na bir katkı olarak düşünün.

Washington’un (askeri harcama) bağımlılarının bilmesi gereken 11 Eylülden sonraki döneme ait üç temel veri ile başlayalım:

$5,9 trilyon: Bu miktar 2000 yılından bu yana Pentagon’un esas bütçesinin toplamda ödediğimiz vergilerden aldığı miktardır. Bu esas bütçenin, her ne kadar enerji bakanlığı bütçesinde görünseler de nükleer silah faaliyetlerini de içerdiğini bilin. Bu gerçekten önemli bir kalemdir ve Irak ile Afganistan savaşlarının toplam maliyetleri hesaplanırken dikkate alınmazlar. Yinede, bu savaş maliyetleri eklenmeden de, Pentagon bütçesi 2000 yılında 302,9 milyar dolarlık büyüklüğünden, 2011 yılındaki 545,1 milyar dolarlık büyüklüğüne uluşamayı başarmıştır. Bu da 242,2 milyar dolarlık veya %80′lik bir büyüme anlamına gelir.

$1,36 trilyon: Bu önümüzdeki Eylülün 30′una kadar Irak ve Afganistan savaşlarına yapılan harcamaların toplamıdır. Buınun 869milyar doları Irak’a ve 487,6 milyar doları ise Afganistan’adır. İlk kalemdeki harcamaları da eklediğimizde 11 eylülden bu yana 7,2 trilyon dolar yapar. Ancak bu devasa rakam bile Washington’un bu yıllarda yapmış olduğu toplam harcamaları ifade etmekte yetersiz kalır. Öyleyse 3 kaleme geçelim.

636 milyar dolar: bu çoğu zaman gözden kaçan fakat hükümetin o günen bu yana iç güvenliğe yapmış olduğu harcamanın toplamıdır. Bu öğle kolay ulaşılacak bir rakam değil. Çünkü iç güvenlik birimine doğrudan yapılan ödemelerin haricinde birçok federal birime doğrudan aynı iş için ödemeler yapılmaktadır. 2001 yılında sadece iç güvenlik birimine 16 milyar dolar talep edilmiştir. 2012 için ise 71,6 milyar dolar. Diğer krumlarla karşılaştırınca bu gerçekten yüksek bir rakam. (Sağlık bakanlığı 4,6 milyar dolar, Adalet bakanlığı 4,1 milyar dolar)

Bu üç kalemi topladığınızda 8 trilyonluk devasa bir rakam karşınıza çıkar.

Şimdi benim sorularıma gelelim:

Daha önceki harcamalarla mukayase edildiğinde 8 trilyon ne ifade ediyor?

11 eylülden önceki 10 yıllık süreçte Pentagon’un toplam bütçesi 4,2 trilyon dolardı ki bu da geçtiğimiz on yılın sadece 3′te 1′i oranında küçük olduğunu ortaya koyar. Ancak Irak ve Afganistan savaşlarının maliyetlerini de işin içerisine katacak olursak 3′te 2 oranında bir artış olduğu ortaya çıkar. Bu gerçekten büyük bir sıçrama. İç güvenlik birimi için ise bu yönde bir mukayese yapmak imkansız çünkü daha önce böyle bir birim mevcut değildi.

8 trilyon bu yıllarda yapılan harcamaların gerçekten de toplam maliyeti midir yoksa daha da fazla olabilir mi?

Yukarıdaki kullandığım veriler benim organizasyonum olan ” ulusal öncelikler Projesi” inden alıntıdırlar ve Başkan ile kongre trafından onaylanan fonlardan oluşmaktadır. Bu savaş ve ulusal güvenlik harcamalarına dair bir yaklaşım biçimidir. Brown Üniversitesi Watson Enstitüsü araştırmacılarının yapmış oldukları yeni bir araştırma daha geniş bir bakış açısı ile hazırlanmış. Çalışmalarının özetinde araştırmacılar “savaşların ekonomik maliyetlerinin hesaplanmasında en az üç temel yol izlenmelidir. Savaşın şu ana kadarki maliyeti, savaşın gelecekteki maliyeti, savaşa yapılan harcamaların yerine nelerin gerçekleşebileceği”

Gazilere yapılan ödemeler, savaşta yaralananların devam eden tedavi giderleri, savaş için alınan paranın faiz yükü toplandığında 3,2 ila 4 trilyon arasında bir rakama ulaşırsınız ki bu da önceki kalemler ile birlikte yekünde 11 trilyon dolar yapar.

Ben de daha önce yaptığım bir araştırmada aynı yaplaşım ile yıllık 1,2 trilyon dolar sonucuna ulaşmıştım.

Bütün bunlar basit ancak nadiren sorulan başka bir soruyu akıllara getiriyor:

Daha fazla güvende miyiz?

Hangi sonucu kabul ederseniz edin bir şey gerçek: Trilyonlarca dolardan bahsediyoruz. Bu yaz gerçekleşen trilyon dolarlık bütçe açığının ve borç sarmalının idare edilmesi hakkındaki ateşli kavgalarda kimsenin trilyonlarca dolar harcandıktan sonra daha güvende olup olmadığımızı sormaması gerçekten de ilginç.

Elbette bu cevaplanması kolay bir soru değil, ancak ciddi sorun çıkarabilecek bir takım gerçekler var. Mesela yönetim hesapları ile başlayalım. Yıllardır kongre ve diğer birçok sivil yasama organından gelen eleştirilere rağmen Savunma Bakanlığı denetleme görmüş değil. İster inanın ister inanmayın; asla geçirmedi!

1990 yılındaki Maliye Şef Memurları hareketinde olduğu gibi zaman zaman kongre üyeleri, Pentagon bir denetleme geçirmeyi başarana kadar askeri harcamaların durdurulması veya kesilmesi önerisi ile geldiyse de başarılı olamadı. Rekor vseviyelerdeki askeri harcamaların kesilmesini engellemeye çalışırlarken bile pentagon memurları, halka verdikleri vergiler ile ne gibi bir güvenlik hizmeti satın aldıklarını izah edemediler.

Ve bu komplike hastalık bulaşıcıya benziyor. İç güvenlik departmanı 2003 yılında Devlet Sorumluluk ajansına göre “yüksek risk” kapsamına girdi. (stratejik öneme sahip, en son kesintiye gidilecek kalem)

Bu da bizi daha geniş bir mevzuya ve başka bir soruya yönlendiriyor:

Parayı doğru bür güvenlik modeline mi harcıyoruz?

Bu haziran ayında, Politika Araştırmaları Enstitüsü, ülkeyi en azından şimdi olduğundan daha güvenli bir hale getirecek bir askeri bütçe önerisi olan ve adına “Birleşik Devletler için birleştirlmiş bir güvenlik bütçesi” dedikleri bir çalışmanın son versiyonunu yayınladı. Daha çok USB adı ile bilinen bu çalışma ForeignPolicy in Focus web sitesinde 2004 yılından bu yana yıllık olarak yayınlanmakta ve özel bir uzman grubu tarafından hazırlanmakta.

Daha önceki yıllarda olduğu gibi bu yılda raporda Birleşik Devletlerin güvenlik için ayırdığı dolarları ne gerçek bir iç güvenlik çalışmalarına ne de önleyici diplomatik girişimlere ancak genel olarak savaş çıkarmaya harcadığı sonucuna ulaşılıyor.obama yönetiminin önerdiği 2012 bütçesinde güvenlik harcamalarının %85′i askeri harcamalara, %7′si ise iç güvenliğe ve %8′lik bir kısmı ise askeri olmayan uluslararası yönetime yapılması öngörülüyor.

Dış politika kuruluşlarının önemli bir kısmı bu eleştirilere katılıyorlar. Savunma Bakanı Robert GATES konu hakkında şunları söylüyor: ” Askeri olmayan dış ilişkilere ayrılan bütçe askeri olana kıyasla oldukça orantısız biçimde küçük. Ulusal güvenlikle ilgili sivil enstrümanlara ciddi bir artış yapılması kaçınılmaz. ” konuşmaya sıra geldiğinde konuşuyorlar ancak yıllık bütçe görüşmelerine sıra geldiğinde işe koyulmuyorlar.

Öyleyse başka temel bir soruyu soralım:

Büyük ve karanlık askeri ve ulusal güvenlik harcamalarınız sizlerin daha fazla güvenli bir durumda olmanızı sağladı mı?

Hükümet memurları ve karşı terör uzmanlar sıksık teröre karşı verdikleri savaşta elde ettikleri birçok zaferlerinden halkın haberdar olmadıklarını iddia ediyorlar. Bu gibi zaferler istihbarat kaynaklarının korunması ve kanun uygulayıcılar tarafından ortaya çıkarmalarından ötürü gizli kalmaya devam edecekler.

Peki son bir soru:

Şuan olduğumuzdan daha az güvende olabilir miydik?

Dünya’nın birçok yerinde giriştiğimiz gizli ve açık savaşlar, insansız hava aracı saldırıları, bombardıman, istihbarat faaliyeti, özel harekatlar neticesinde tüm dünyayı karşımıza aldıktan sonra mı?

Chris Hellman – PressMedya

Toplam 5 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345


muslim - wusliw
Yazılar Alıntıdır.
tr.web-counter.net